Çöküş: Uygarlıklar nasıl ayakta kalır ya da yıkılır? Jared Diamond

Yazan: Tunç Ali Kütükçüoğlu, İstanbul

Orta ve Güney Amerika’daki Maya veya Anasazi gibi büyük uygarlıkların büyük bir ihtimalle erozyon, kuraklık gibi çevresel sorunlar nedeniyle çöktüğünü biliyor muydunuz? Peki ya benzer şeylerin Mezopotamya’daki Sümerlerin de başına geldiğini?

Hatalı sulamaya bağlı tuzlanma sonucunda Avustralya’daki tarım alanlarının üçte birinin en az yüz yıllık bir süre için kullanılamaz hale geldiğini, Türkiye’nin de benzer bir tehditle karşı karşıya olduğunu biliyor muydunuz?

Kişi başına düşen dolar bazında bakılırsa hızla kalkınan (?) Çin’in dünyanın en kirli ve sağlıksız şehirlerine sahip olduğunu, büyük nehirlerinin kirlenmesi sonucu görünürdeki su bolluğuna rağmen temiz su fakiri olduğunu biliyor muydunuz?

Afrika’nın Ruanda’sındaki katliamların arkasında hızla artan nüfusa bağlı doğal kaynak kıtlıklarının yattığını biliyor muydunuz?

Toplumlar neden bazen göz göre göre türlü çevresel felaketlere sürüklenirler? Hangi politik süreçler ve ekonomik çıkar hesapları zamanında önlem almaya engel olur? Neden bazı toplumlar uzun vadeli düşünebilirken bazıları düşünemez?

Dev insan heykelleriyle ünlü Paskalya Adası’nın (Easter Island) trajik hikayesini biliyor muydunuz? Düşünün ki, tek parça kayadan oyma 50 tonluk dev heykeller yapıp, bunları tahta kızaklar üzerinde kilometlelerce taşıdıktan sonra deniz kenarındaki taştan yapılma dev platformları üzerinde dikebilecek kadar ileri bir uygarlık… Böyle bir uygarlık, başta ormanları olmak üzere nasıl olur da kendi doğal kaynaklarını tüketip açlığa, sefalete ve hatta kronik yamyamlığa sürüklenebilir? (Bu son derece ilginç, dünyamızın geleceğini de yakından ilgilendiren trajik hikayeye başka bir makalemizde ayrıca yer vereceğiz.)

Bir kar ve buz ülkesi olarak bildiğimiz Grönland’ın (İngilizce Greenland) kelime anlamının neden "yeşil ülke" olduğunu biliyor muydunuz? Grönland’a 10. yüzyılın sonlarına doğru yerleşen İskandinavlar (Vikingler), adaya ilk çıktıklarında karşılarında yemyeşil ormanları ve gür otlakları görünce yeni bir cennet bulduklarını düşünmüşler. Derhal 2500 kilometre ötedeki anavatanlarında, yani Norveç’te alıştıkları düzeni evleri, çiftlikleri, tarlaları ve kiliseleriyle Grönland’da kurmaya girişmişler. Başta işler iyi gitmiş, çünkü var olan ormanları, otlakları ve toprakları tüketmişler. Ancak farkına varamadıkları, belki varmış olsalar da toplum olarak önlem alamadıkları bir şey sonlarını getirmiş: Doğal kaynakların hoyratça kullanılması sonucu Grönland’ın anavatan Norveç’e göre çok daha kırılgan olan ekolojik dengesi çökmüş. 1400’lü yıllara doğru Grönland’da ne orman kalmış, ne otlak, ne de verimli toprak. Değişken küresel iklim hareketleri, Grönland’ın 14. yüzyıla doğru daha da soğuyup kuraklaşması da her şeyin üstüne tuz biber ekmiş. Daha 15. yüzyıla gelmeden adadaki İskandinavların çoğu açlık ve sefaletten ölmüş, çok az bir kısmı da Norveç’e geri kaçabilmiş.

17. yüzyılda Japonya’nın, yine ekolojik nedenlerden bir çöküşün eşiğine geldiğini biliyor muydunuz? Tokugawa dönemi olarak bilinen 1603-1867 yılları, yüzyıllar süren iç savaşlardan sonra nihayet gelen barış dönemidir. Bu barış döneminde başta Edo (bugünkü Tokyo) olmak üzere Japonya’nın nüfusuyla birlikte şehirleri de büyüyüp zenginleşmeye başlar. Nüfus artışı beraberinde artan kereste tüketimini getirir. O zamanlar Japonya’da evler bugünkü gibi kağıda benzer hafif malzemelerden değil, ağır ahşaptan yapılırmış. Japonya’nın ormanları hızla küçülmeye başlar. Ormanların azalması, erozyonun artmasına ve yağış rejiminin bozulmasına yol açar. Eskiden ürün alınabilen tarlalar, toprağın erozyonla verimsizleşmesi sonucu tamamen kullanılamaz hale gelir. Aksilik, bu arada nüfus da çok artmıştır. İşte o zaman Japonya’da tıpkı 20. yüzyılda Bangladeş veya kuraklaşan Sudan’da olduğu gibi açlıktan ve yetersiz beslenmeden ölümler başlar. Bu arada 1657’de başkent Edo’da şehrin yarısını yok ederek 100'000’den fazla insanın ölümüne yol açan büyük bir yangın çıkar. Bu yangından sonra daha da yoğun hissedilen kereste kıtlığı, dikkatleri bir kez daha hızla azalmakta olan ormanlara çeker. Japonya’nın şansı, başta şogun ve yerel vali Daimyolar olmak üzere yöneticilerinin, daha 1650’li yıllardan itibaren, yani çevrecilik moda olmadan çok çok önce, durumun ciddiyetini farkedip derhal tepeden inme bir takım radikal önlemler almalarıdır. 1666 yılında şogun, halkı bilgilendirmek amacıyla ormanların azalmasına bağlı erozyon, kuraklık ve toprak kayması tehlikelerinde dikkat çeken bir bildiri yayınlar. Ormanların tekrar çoğalabilmesi ve sürdürülebilir bir şekilde işletilmesi için bir dizi önlem alınır. Orman işletmesi, babadan oğula miras bırakılabilen bir takım lisanslara bağlanır ve çok sıkı kontrol edilir. Konfiçyus felsefesine bağlı olarak insanlara daha az tüketmeleri, müsriflik yapmamaları, kaynaklarını paylaşmaları ve daha mütevazı yaşamaları öğütlenir. Belki de en ilginç değişim olarak, ev yapım tekniği baştan aşağı yenilenir. Çok kereste tüketen eski ağır, oymalı kakmalı ahşap evlerin yerini çok hafif malzemelerden yapılmış, adeta kağıt duvardan basit evler alır. Bu yeni tip evlerin, hem deprem hem de yangınlar açısından çok daha güvenli olduğu bütün ülkede halka anlatılır.

Böylece, 1650’lerde bakıldığında, aynı Grönland İskandinav uygarlığı gibi çökecekmiş gibi görünen Japonya az bir farkla, yöneticilerinin yerinde önlemler alması sayesinde paçayı kurtarır. Bugün yüksek nüfusuna rağmen Japonya’nın %70’i aşkın bir alanı ormanlarla kaplıdır. Gerçi bugünkü Japonya’nın ağaç tüketimi kendi ülkesiyle sınırlı değildir; endüstrileşmiş Japonya bugün Çin’le beraber kendi ormanları yerine yolsuzluklardan muzdarip Endonezya’nın değerli yağmur ormanlarını yutarcasına tüketmektedir. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda Japonya’nın kendi ülkesinden başka bir kereste kaynağı yoktu. O açıdan, bir çöküşün eşiğinden kurtularak kendi kendine yeterli, sürdürülebilir bir yaşam tarzı tutturabilmek, o zamanlar için bir başarıdır. Bu başarıda, 1720-1820 yılları arasında Japon nüfusunun hemen hiç artmaması (yakl. 27 milyon), halkın yöneticileri tarafından alınan önlemlerin yararlarını genelde anlayıp önemsemesi gibi faktörlerin de önemli rolü vardır.

Jared Diamond’un popüler bilim alanında bütün dünyada satış rekorları kıran kitabı "Collapse: How societies choose to fail or survive" (Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya Da Yıkılır?), bence içinde yaşadığımız dönemde yazılabilecek en ilginç ve en önemli kitaptır.

Belki okul dönemlerinizden hatırlarsınız: Osmanlı tarihini nasıl da detaylı okumuş ve ezberlemiştik. Say bakalım oğlum, Karlofça Antlaşması’nın maddeleri nelerdir? Hiç çevresel faktörlerin ele alındığını hatırlıyor musunuz? Osmanlılar döneminde nüfus ne kadardı, orman işletmesi nasıldı? O dönemlerde Anadolu’da hangi doğal zenginlikler vardı, hangi hayvanlar yaşardı? Bu zenginlikler sonradan neden yok edildi? Büyük Osmanlı donanmasına ahşap savaş gemileri yetiştirmek için hangi ormanlar kurban edildi? Peki ya yakın Türkiye tarihi? En azından Manyas ve Göksu Deltası gibi bundan daha 10-20 yıl öncesinin büyük kuş cennetlerinin nasıl yok edildiğine ben kendim tanık oldum. Eskiden Van Gölü çevresinin yemyeşil ormanlarla kaplı olduğu söyleniyor. Bu ormanlar nasıl yok oldu da Van Gölü çevresi bugünkü kel ve kıraç görüntüsünü aldı? Tuz Gölü neden bir anda küçüldü? Türkiye hangi nedenlerle kuraklaştı ve Sudan, Çin, Irak gibi dünyanın su fakiri ülkeleri arasında sayılmaya aday oldu? Cumhuriyet kurulduğunda 13 milyon olan nüfus, neden 80 yıl içinde beşe katlandı? Neden bu konuda bir önlem alınamadı?

Tarih derslerinde çevresel faktörlerin ele alınmamasının nedeni bence basittir: Tıpkı ekonomiye olduğu gibi, uygarlık tarihine de tek yönlü tuhaf bir bakış. Toplumların kaderini belirleyen savaşlar, diplomatik ilişkiler, ideolojik akımlar, ticaret, teknoloji vs. tarihin kapsama alanına girer, ama nedense çevresel faktörler girmez. Sanki çevresel faktörler de en az diğerleri kadar kader belirleyici değilmiş gibi…

Aynı çevresel faktörleri ihmal eden çarpık bakış klasik ekonomi biliminde de geçerlidir. Alışılmış, güya refah düzeyini gösteren "kişi başına düşen dolar geliri" benzeri toptancı ekonomik ölçümler, güvenlik, konfor, benzin tüketimi gibi unsurları hiç hesaba katmadan "en iyi araba en hızlı giden arabadır" demek kadar tek yönlü bir yaklaşımdır. Tıpkı Çin’in büyük şehirlerinde olduğu gibi, kişi başına düşen dolar ileri giderken hayat kalitesi geriye gidebilir. Soluduğunuz hava zehirliyse, evde sular akmıyorsa bilgisayarınız olmuş, arabanız olmuş neye yarar?

Jared Diamond, Çöküş (Collapse) adlı kitabında alışılmışın dışına çıkarak uygarlık tarihine diğer faktörlerin yanında, çevresel yönden de bakıyor. Çöküş’ü okuduğunuzda çevresel faktörlerin uygarlıkların kaderlerinde ne kadar belirleyici bir rol oynadığını çok daha iyi anlıyorsunuz.

Peki Jared Diamond kim oluyor da, uygarlık tarihine bu kadar geniş bakabiliyor?

1937’de Boston’da doğan J. Diamond, Polonya asıllı Musevi bir aileden geliyor. Babası doktor, annesi öğretmen-müzisyen-dil bilimcisi. Önce Harvard Üniversitesi’nde tıp eğitimi alıyor. Fizyoloji ve biyofizik alanlarındaki doktorasını Cambridge Üniversitesi’nde tamamlıyor. Sonra 1962-66 yıllarında, üstün yetenekli öğrenciler grubuna seçilerek (junior fellow) Harvard’daki akademik eğitimine devam ediyor. 1966 yılında, yani daha 30 olmadan UCLA Medical School’da fizyoloji profesörü oluyor. 20’li yaşlarda ekoloji ve evrim konularında ikinci bir akademik kariyer yapıyor. Araştırma gezilerine katılarak Yeni Gine kuşlarını yıllarca ekolojik ve evrimsel açılardan inceliyor. 50’li yaşlarda ise coğrafya ve çevresel tarih alanlarında üçüncü bir akademik kariyer yaparak yine UCLA’da, coğrafya ve çevre sağlığı kürsüsünde profesör oluyor. Bugün UCLA’da halen bu konumda çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca annesi gibi dil bilimlerinde de (linguistic) meraklı olan J. Diamod iyi düzeyde 11 yabancı dil biliyor.

Bu kadar eğitimli, bu kadar okumuş bir insanın tipik bir masabaşı kitap kurdu olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat öyle değil. 17 kez gittiği Yeni Gine’de iki yıldan fazla kalmış. Burada yerel halkları tanımış, dillerini öğrenmiş. Bunun dışında Güney Amerika, Afrika, Asya ve Avustralya’yı dolaşmış. Olan bitenleri yerinde görmek için hakkında yazı yazacağı Paskalya Adası’na bile gitmiş.

Kendi alanlarında çok bilgili bazı akademisyenler olur anlatamazlar; anlatsalar da anlaşılamaz veya dinlenemezler. Jared Diamond kesinlikle onlardan biri değil. J. Diamond sadece kitapları satış rekorları kıran iyi bir yazar değil, aynı zamanda çok da iyi bir konuşmacı. Collapse adlı kitabı hakkındaki aşağıdaki seminer konuşmasını mutlaka dinlemenizi öneririm:

Videodaki konuşmanın ana fikirleri:

  • Ortalama bir Amerikalı, ortalama bir 3. dünya vatandaşına göre 33 kat daha fazla doğal kaynak tüketiyor.
  • Ortalama bir Çinli, ortalama bir Amerikalı kadar tüketse dünyanın toplam petrol ve metal tüketimi iki katına çıkar.
  • Daha fazla tüketim daha yüksek yaşam standartı demek değildir. Örneğin Kanada ve bazı Avrupa ülkelerinde, kişi başına
  • Kişisel hakları her zaman toplumsal hakların önünde görmek, toplumların yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Örneğin çevreyi kirletme pahasına sınırsız tüketim özgürlüğü, sigara içme özgürlüğü, özel arazideki bütün ağaçları kesme özgürlüğü, özel araziyi istediği gibi çirkinleştirme özgürlüğü.

Jared Diamond yazdığı kitaplar için birçok ödül kazanmıştır. Diğer kitapları arasında belki de en çok tanınanı, ona Pulitzer ödülü kazandıran „Guns, Germs, and Steel“ (Tüfek, mikrop ve çelik) adlı kitabıdır. Mutlaka okunması gereken bu kitabında da J. Diamond uygarlık tarihini ele almış, özellikle Avrupa uygarlıklarıyla diğer büyük uygarlıkları karşılaştırmıştır.

0
Sayfaya verdiğiniz not: Hiçbiri
Yorum gönderim kuralları:
  • Yorumlar düzgün bir Türkçeyle, sitenin içeriğine ek bir değer katacak şekilde yazılmış olmalıdır.
  • Yorumun başlığı ana fikri net bir şekilde vermeli, yorumu diğerlerinden ve benzerlerinden ayırmalıdır.
  • Genel telif hakki kuralları yorumlar için de geçerlidir. Üç cümleyi aşmaması gereken doğrudan alıntılar için mutlaka kaynak belirtiniz.
  • Bütün yorumlar onaylanmadan önce kontrol edilir. Konuyla ilgisiz ya da reklam veya uygunsuz kelimeler içeren yorumlar silinir.
  • Balık ve bitki sayfalarında sadece bilgi verici yorumlar onaylanır. Bu sayfalarda ancak yeni bir fikir veya bilgi içeren, sayfanın içeriğine ek değer katan yorumlar yayınlanır.

çöküs mutlaka okunmasi gereken bir kitap, ben o...

çöküs mutlaka okunmasi gereken bir kitap, ben okudum. Aslinda böyle kitaplar en çok bizimki gibi çevre bilinci gelismemis, görgüsüz kalkinmaktan muzdarip ülkelere lazim.